Kutsal Mekânların Muhafazası ve İslam Birliği: Bir Zorunluluğun Anatomisi

Bu makale, İslam Birliği’nin stratejik bir zorunluluk olduğu tezinden hareketle, mukaddes mekânların korunması, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden inşası ve Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan- Mısır ekseninin oluşturabileceği çekirdek yapının potansiyelini analiz etmektedir.

İslam Birliği Platformu (İBP)

Mescid-i Aksa’da ibadet kısıtlamaları ve Haremeyn’de siyasi hassasiyetler, uzmanlara göre İslam dünyasının ortak bilinç ve kutsal değerleri üzerinde derin etkiler oluşturuyor.

Son dönemde İslam dünyasında en fazla tartışılan başlıkların başında, kutsal mekânlara yönelik uygulamalar ve bu alanlardaki ibadet özgürlüğüne dair kısıtlamalar geliyor. Özellikle Mescid-i Aksa’da yaşanan gelişmeler, uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmış durumda.

Filistin kaynakları ve uluslararası basında yer alan haberlere göre, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’da uzun süredir devam eden kısıtlamalar nedeniyle Müslümanların Cuma namazına erişiminde ciddi engeller oluştuğu, bazı dönemlerde vakit namazlarının dahi sınırlı katılımla gerçekleştirilebildiği ifade ediliyor.

İslam inancında ilk kıble olmasının yanı sıra, Miraç hadisesiyle de doğrudan ilişkili bu kutsal mekânın mevcut durumu, dinî ve kültürel açıdan hassasiyetleri artırıyor.

Öte yandan, Kâbe ve Ravza-i Mutahhara gibi İslam dünyasının en önemli merkezlerini kapsayan Haremeyn bölgesinde de farklı bir tartışma gündemde. Bazı gözlemciler ve bölgeye ilişkin analizler, bu kutsal alanlarda siyasi içerikli söylemlere karşı uygulanan sınırlamaların, özellikle Filistin meselesi bağlamında dile getirilen tepkileri doğrudan etkilediğini öne sürüyor.

Akademik çevrelerde yapılan değerlendirmelerde, bu iki ayrı coğrafyada yaşanan gelişmelerin birlikte ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Uzmanlara göre, kutsal mekânlarda ibadet ve ifade özgürlüğüne ilişkin yaşanan kısıtlamalar, yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda küresel ölçekte dinî kimlik, aidiyet ve kolektif bilinç üzerinde etkili olan çok katmanlı bir süreci işaret ediyor.

Uluslararası ilişkiler uzmanları, bu tür uygulamaların İslam dünyasında ortak bir duyarlılık oluşturduğunu, ancak bu duyarlılığın siyasi, diplomatik ve hukuki zeminlerde nasıl karşılık bulacağının belirsizliğini koruduğunu ifade ediyor. Özellikle kutsal mekânların statüsü ve erişim hakları konusu, uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifinden de tartışılmaya devam ediyor.

Sonuç olarak, hem Kudüs’teki gelişmeler hem de Haremeyn bölgesindeki uygulamalar, İslam dünyasının kutsal değerleri etrafında şekillenen hassas dengelerin yeniden değerlendirilmesine neden oluyor. Bu durum, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte din, siyaset ve güvenlik ilişkilerinin kesişimin de yer alan kritik bir başlık olarak öne çıkıyor.

  1. Mukaddes Mekânların Güvenliği: Tehditler ve Çözüm Önerileri

Müslümanların nazarında üç ayrı kutsiyet merkezi bulunmaktadır: Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî. Bugün bu üç noktanın da güvenliği, siyasi ve askerî açıdan ciddi bir tehdit altındadır.

1.1. Mescid-i Aksa ve Kudüs’ün Statüsü

Mescid-i Aksa’nın etrafı, fiziksel işgalin ötesinde, zaman ve mekân tahakkümünün kuşatması altındadır. Kudüs’ün statüsü, uluslararası hukukun gözünde dahi fiilen değiştirilmiş, ABD’nin büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımasıyla sembolik dönüşüm tamamlanmıştır. Siyonist hareketin uzun vadeli hedefi, Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi’ni inşa etmektir. Bu hedef, yalnızca bir mimari değişiklik değil; İslam’ın kutsal mekânlarının hafızasını silme, tevhid inancının sembolünü ortadan kaldırma projesidir.

1.2. Haremeyn’deki Güvenlik Zaafiyeti

Suudi Arabistan’daki Haremeyn ise bambaşka bir tehditle karşı karşıyadır. Hâlihazırdaki yönetim, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin sorumluluğunu dış baskılar, ekonomik angajmanlar ve bölgesel ittifaklar karşısında bağımsız bir şekilde yerine getirememektedir. Daha endişe verici olanı, sahte bayrak saldırılarıyla güvenlik zaafiyeti oluşturularak bu mukaddes beldelere giriş çıkışların sınırlandırılması ihtimalidir. Bu senaryo, uzak bir ihtimal olmaktan çıkmış, tedbir alınmadığı takdirde gerçekleşmesi an meselesi olan bir proje hâline gelmiştir.

1.3. Acil Çözüm: Ortak Güvenlik Mekanizması

Bu noktada, İslam ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları, genelkurmay ve istihbarat başkanlarının derhal bir araya gelerek mukaddes mekânların güvenliği ve yönetimi için özel bir merkez oluşturması gerekmektedir. Her Müslüman ülkeden gelecek asker ve polis unsurlarıyla mukaddes beldelerin güvenliği için daimî bir komutanlık teşkil edilmelidir. Bu teklif, sembolik bir güç gösterisi değil; aksine, ümmetin mukaddesatını koruma konusundaki aksiyoner sorumluluğunun icrasıdır. Mescid-i Aksa çevresinde de benzer bir koruma kalkanı oluşturulmalıdır. Müslümanların mukaddesatını korumak, yalnızca dinî bir vazife değil; aynı zamanda siyasi bir varoluş meselesidir.

  1. İslam Birliği: Zorunluluktan Stratejik Vizyona

Müslümanların zayıflığının, içerde ve dışarıda İslam düşmanlarına karşı güç yetiremeyişinin en önemli sebeplerinden biri, “İslam Birliği”nin mevcut olmamasıdır. Teşkil edilecek bir birlik, yalnızca askerî bir ittifak değil; aynı zamanda medeniyet tasavvurunu yeniden inşa edecek, ümmetin ortak değerlerini koruyup yüceltecek bir üst yapıdır.

Bugün Türkiye, Pakistan, Mısır, Suriye, Irak, Endonezya, Malezya, Sudan, İran gibi ülkelerin bir araya gelmesi halinde, İslam ümmetinin askerî, ekonomik, ilmî ve teknolojik gücü, stratejik konumuyla birleşerek mevcut haksız dünya düzenini adalet temelinde yeniden yapılandırmaya ve tüm insanlık için refah ve iyiliğe ulaşmaya yetecektir.

Günümüzde demokrasiyi benimsemiş ve sözde insan haklarını savunan ülkelerin, “bütün etnik ve dinî gruplara eşit muamele” ilkesini fiilen uygulamadığı açıktır. Tarihsel süreçte Endülüs ve Latin Amerika’da olduğu gibi Hristiyan olmayanlara din dayatılmış, Müslümanlar ve yerli halklar kılıçtan geçirilmiştir. Bugün de İslamofobi uydurularak ayrımcılık ve zulüm devam ettirilmektedir. İslam Birliği, bu tür sıkıntıları ortadan kaldıracağı gibi, ilgili coğrafyada yaşayan Müslüman ve gayrimüslimlerin huzurunu temin edecektir.

  1. İslam Birliği’nin Felsefi Temelleri ve Kapsayıcılığı

İslam Birliği düşüncesi, bütün Müslümanların kardeşliğini esas alır. “Hiçbir kavmin diğerine üstünlüğü yoktur, Müslüman olan bütün etnik grupların hakiki milliyeti İslam’dır” ilkesi, birliğin temelini oluşturur. Gayrimüslim vatandaşlar için ise her ne kadar din kardeşi değillerse de “İslam yurdu ahalisidir, Dâr-ül İslam ehlidirler” şiarınca, temel insan haklarında Müslüman ahali ile eşit muamele göreceklerdir.

İslam Birliği, iman ve sevgi temelinde inşa edildiğinde, dünyada umumi barışı temin edeceği gibi terör belasını da ortadan kaldırarak bu konuda yalnızca Müslümanları değil, Müslüman olmayan dünyayı da rahatlatacaktır. Barışla birlikte silahlanma ve savunmaya ayrılan milyarlarca dolar insanlığın hayrına, kültürel faaliyetlere, eğitim ve bilime yönlendirilebilecektir. Zengin yeraltı kaynakları sebebiyle sürekli işgallere uğrayan İslam toprakları, birlik sayesinde işgal edilemeyecek ve bu kaynaklar öz sahipleri tarafından toplumlarının menfaatine kullanılacaktır. Kurulacak İslam Ortak Pazarı, ekonomik canlanma ve ticaret hacminin artmasıyla ciddi bir zenginliğe kapı aralayacaktır.

  1. Stratejik Çekirdek: Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan Ekseni

Dünya yeniden kuruluyor. ABD merkezli düzen kan kaybetmekte, Birleşmiş Milletler işlevsizleşmekte, Avrupa yorgun düşmektedir. Çin ve Rusya alternatif sunmakta ancak sürdürülebilir bir model ortaya koyamamaktadır. Hindistan yükselmekle birlikte yeni dengeler henüz oturmamıştır. Bu bağlamda mesele, romantik bir İslam Birliği ideali değil; uluslararası sistemin yeni denklemidir.

Tam da bu safhada kritik soru ortaya çıkmaktadır: Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan üçlüsü, geleceğin İslam Birliği için çekirdek olabilir mi? Jeopolitik mantık ve harita üzerinde yapılacak objektif bir analiz, bu üçlünün kesiştiği alanın şu stratejik bölgeleri kapsadığını göstermektedir:

  • Hint Okyanusu ve Kızıldeniz havzası
  • Basra’nın petrol ve gaz koridoru
  • Doğu Akdeniz enerji paylaşım alanı
  • Türkiye üzerinden NATO–Kafkas–Orta Asya hattı

Bu alanı kontrol eden; lojistik zincirini, gıda güvenliğini, ulaştırmayı ve savunma ekonomisini de kontrol eder. İster askerî, ister siyasî, ister ideolojik bir ittifak olsun, öncelikle ekonomik gücün birleştirilmesi ve idamesi şarttır. Ekonomik sacayağı olmadan birlik olmaz.

  1. Kurumsal Yapı ve İşbirliği Alanları

Kurulacak İslam Birliği’nin sürdürülebilirliği, çok katmanlı ve kurumsal bir yapıya dayanmalıdır. Bu çerçevede tabandan tavana doğru aşağıdaki işbirliği alanları hayata geçirilmelidir:

  • Sivil toplum kuruluşlarıarasında iş birliği ve yardımlaşma projeleri
  • İslami cemaat ve tarikatlararasında ittifak ve yardımlaşma
  • Âl-i Beyt / Ehl-i Beyt seyyidleriarasında ittihad ve tesanüd
  • Dine hürmetkâr ve hürriyetçi siyasi partilerarasında ittifaklar
  • İslam ülkeleri üniversiteleriarasında işbirliği projeleri
  • Spor ve kültüralanında ortak faaliyetler
  • Aydınlar, yazarlar, mütefekkirlerarasında iş birliği
  • Özel sektör şirketleriarasında ticaret ve ortaklık projeleri
  • Hükümetlerarasında siyasi ve ekonomik iş birliği
  • Finans alanındaortak mekanizmalar
  • Yüksek İslam Şurası / Meclisi
  • İslam Birliği Anayasa Mahkemesi
  • İslam Barış Gücü

Bu kurumsal yapı, ümmetin ortak iradesini temsil edecek, karar alma süreçlerini şeffaf ve bağlayıcı hâle getirecektir.

  1. Uluslararası Sistemin Tepkileri ve Yeni Dengeler

İslam Birliği’nin oluşumu, yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, uluslararası sistemin aktörlerinin refleksleriyle de şekillenecektir. ABD ve İsrail, böyle bir yapıyı bozucu aktör olarak kodlayacaktır. Hindistan, Pakistan faktörü nedeniyle mesafeli duracaktır. İran, rekabet ile işbirliği arasında salınacaktır. Çin, bu yapıyı Kuşak-Yol Girişimi’ne eklemlemek isteyecek, Rusya ihtiyatlı ama yapıcı bir bakışla izleyecektir. Avrupa ise normatif söylemlerin ötesine geçemeyecektir.

Uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler, son yıllarda yaşanan gelişmelerle birlikte gözler önünde işlevsizleşmiştir. BM, İkinci Dünya Savaşı’nın galip emperyal devletlerinin menfaatlerini korumak, sömürüyü farklı versiyonlarla sürdürmek ve işlenen katliamların sorgulanmasını engellemek için kurulmuş bir yapıdır. Müslümanların kendi aralarında tesis edecekleri adalet ve güvenlik mekanizmaları, bu tarihsel adaletsizliği giderme potansiyeline sahiptir.

  1. Şuurlu Birlik ve Yeni Dünya Düzeni

Yeni dünya düzeni kurulurken Müslümanların şuurlu ve birlik içinde hareket etmeleri, hem mukaddes mekânların korunması hem de ümmetin geleceği açısından hayatî öneme sahiptir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın teşkil edeceği stratejik çekirdek, belki yarın “İslam Birleşik Savunma Teşkilatı” adını almayabilir; belki önce ekonomik, lojistik ve teknolojik bir konsorsiyuma dönüşecektir.

Allah’ın kevnî kanunlarında, tıpkı atom çekirdeğinde olduğu gibi, oluşan kuvvet bir çekim, bir cazibe alanı meydana getirir. Bu üç ülkenin oluşturacağı çekirdek hükmündeki güç ve iş birliği, inşallah diğer İslam ülkelerinin de birliğin merkezine eklemlenmesi neticesini verecektir.

Bu sacayağı yalnızca ticaret değil:

  • Ortak Savunma ve Savunma Sanayi
  • Liman ve deniz ticaret ekosistemi
  • Finans ve yatırım blokları
  • Gıda ve tarım güvenliği
  • Dijital altyapı
  • Uzun vadede ortak para birimi

 

gibi stratejik alanları kapsamaktadır.

Birliğin can suyu ise lojistiktir. Lojistik yürümüyorsa, diplomasi yürür gibi dursa bile yürümüyor demektir.

Körfezin sermayesi, Pakistan’ın işgücü ve nükleer kabiliyeti, Türkiye’nin savunma sanayii, teknoloji ve lojistik kapasitesi ayrı ayrı güçlüdür; fakat birlikte işletildiğinde sistematik bir güç üretir.

  1. Uluslararası Sistemin Tepkisi ve Yeni Dengeler

Böyle bir yapı yalnızca kendi iç mantığıyla değil, dış blokların refleksiyle de şekillenir:

  • ABD–İsrailbunu bozucu aktör olarak kodlar.
  • Hindistan, Pakistan nedeniyle mesafeli durur.
  • İran, rekabet ile iş birliği arasında salınır.
  • Çin, bunu Kuşak-Yol’a eklemlemek ister.
  • Rusyaihtiyatlı ama yapıcı bir bakışla izler.
  • ABnormatif konuşur ama elini uzatamaz.

Uluslararası hukuk dedikleri şey, son birkaç yılda gözlerimizin önünde eridi. Kâğıt üzerinde Birleşmiş Milletler var; fakat sahada ABD ve İsrail’in Gazze’de sergilediği hukuk tanımaz tutum, bu yapıyı işlevsizlik seviyesinin bile altına düşürdü. Açık konuşalım: BM, İkinci Dünya Savaşı’nın galip emperyal devletlerinin menfaatlerini korumak, sömürülerini farklı versiyonlarda sürdürmek, işleyecekleri katliamların sorgulanmasını engellemek için kurulmuştur.

  1. Jeopolitik Tarih ve Türkiye’nin Rolü

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki büyük değişim yaşadı. İlki Avrupa’nın liderliği kaybedip “dünya sistemi olmaktan çıkıp dünya alt sistemi” haline gelmesiydi. İkincisi ise ABD ve Sovyetler etrafında iki kutuplu düzenin inşa edilmesiydi. Böylece savaşta ordularıyla ayakta kalan iki güç, küresel hegemonya kavgasını “Soğuk Savaş” denen uzun bir döneme yaydı.

Bu dönemde Türkiye, ekonomik ve askerî menfaatleri gereği Batı’ya yöneldi. ABD ile kurulan ilişki, Marshall yardımlarından NATO üyeliğine, antikomünizm rüzgârına, darbeler dönemine ve 2000’lere kadar uzandı. İlişki yalnızca jeopolitik değildi; Türkiye’nin kendi stratejik kapasitesini yeterince kullanamaması da bağımlılığı artırdı. Ebedi dostluk da olmaz; ebedi düşmanlık da… Ama Türkiye, coğrafyasının sunduğu imkânları uzun yıllar boyunca kullanamadı.

Bu süreçte bir başka gelişme yaşandı: ABD’de ister Cumhuriyetçiler ister Demokratlar iktidara gelsin, İsrail’e verilen destek asla değişmedi. 1990’lardan itibaren Evangelist seçkinler Amerikan politikasına yön vermeye başladı; hükümetlerde ve Pentagon’da Yahudi asıllı kadrolar belirleyici roller üstlendi. ABD, Siyonizm’in adeta ikinci devleti haline geldi.

Bugün artık bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Amerikan seçkinlerinin İsrail yanlısı dogmatizmi öyle bir noktaya vardı ki, Avrupa bile bu sarsıntı altında kendi geleceğini sorguluyor. İngiltere’den Almanya’ya, Fransa’dan Kanada’ya kadar üstün olduğunu iddia eden yapıların içi kaynıyor. Çin ve Rusya Federasyonu ise sistemin çatlamasını fırsata çevirmeye çalışıyor.

Bu panoramada Türkiye yalnızca jest yapan bir devlet değil; sahada, masada ve zihinlerde oyun kuran bir aktördür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır tekrar ettiği “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün aslı, artık bir slogandan ziyade yeni uluslararası düzen teorisidir. Çünkü güç dengesi değişiyor; ittifaklar yeniden yazılıyor. Bu ortamda Türkiye, tarihinin kendisine yüklediği “denge kurucu devlet” rolünü icra etmektedir.

 

Zamanın Ruhu ve Çekirdek Kuvvet

Dünya yeniden kuruluyor. ABD merkezli düzen kan kaybediyor; BM çökmüş, Avrupa yorgun. Çin ve Rusya alternatif sunabiliyor ama sürdürülebilir değil. Hindistan yükseliyor fakat taşlar yerine oturmuş değil. Yani mesele romantik bir İslam Birliği ideali değildir; uluslararası sistemin yeni denklemidir.

Bu gri dönemde Türkiye, tarihinin kendisine yüklediği “denge kurucu devlet” rolünü yeniden icra ediyor. Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurulacak stratejik çekirdek belki yarın “İslam Birleşik Savunma Teşkilatı” adını almaz. Belki önce ekonomik–lojistik–teknolojik bir konsorsiyuma dönüşür.

Allah’ın kevnî kanunlarında, tıpkı atom ve molekül çekirdeğinde olduğu gibi, oluşan kuvvet bir çekim, bir cazibe alanı meydana getirir. İşte Allahu a‘lem, bu üç ülkenin teşkil edeceği çekirdek hükmündeki güç ve iş birliği, ardından diğer İslam ülkelerinin de atom çekirdeği etrafındaki elektronlar gibi birliğin merkezine eklemlenmesi neticesini verecektir inşallah.

Zamanın ruhu da zaten bunu emrediyor: “Birleşmezseniz yok olursunuz.” Belki de İslam dünyası ilk kez birlik fikrini hamasetle değil; devlet aklıyla, reel politik ve maliyet-fayda hesabıyla konuşuyor.

Ve tekrar hatırlayalım: “Dünya 5’ten büyüktür” yalnızca ahlaki bir itiraz değil; yeni uluslararası düzenin stratejik tezidir. Bu tezin karşılığı da yeni çekirdekler, yeni merkezler ve yeni birliklerle doğacaktır.

 

 

Bu Zamanın En Büyük Farz Vazifesi İttihad-ı İslam’dır

(Bediüzzaman Said Nursi)

© İslam Birliği Platformu – 2024